REHBERLİK SAYFASI   

     SUNUŞ

 

         Merhaba, anne – babalar,

 

        Yaşamın her döneminde bizleri bekleyen sıkıntılarımız vardır ve tam sıkıntıların bittiğini düşündüğümüz anda aslında başka bir sıkıntının başlamakta olduğunu sezeriz.

 

        Söz konusu olan çocuğumuz ve onun eğitimi olduğunda ise bu sıkıntılı halin yanına bir de kaygılı, hayıflı, öfkeli ve tahammülsüz bir hal eklenir. Çocuğumuza yüklenmiş ödevlerin belki de en düşündürücüsü bizim ona yüklediğimiz “kusursuzluk” ödevidir. Ama gerçekte kimdir çocuğumuz; kendi başına bir birey olarak kimdir? Kendimizi onun yerine koyarak, onun gibi düşündüğümüzde karşılaşacağımız görüntü nedir? O nasıl algılamaktadır ve onun bireysel beklentileri nelerdir? Yalnızca kendi misyon ve varlığımızın bir sürdürücüsü müdür çocuğumuz? Yetişme sürecinde karşılıklı iletişimi doğru kurmanın yolu nedir? Bizim ve onun beklentileri nelerdir, bu beklentiler örtüşmekte midir?

 

         Kendisiyle ve çocuğuyla yüzleşmek uzlaşmak isteyen anne-babalar için, tepki yerine iletişimi temel alan sağlıklı ilişkiler için, eğitimin amacını anlama ve aydınlatma olarak görenler için, bu sunumun anlamlı bir kaynak olacağını düşünüyoruz.

          Sevgiyle....

 

Hakkı ÇETİNKAYA

Rehberlik Servisi

Eğitim Bilim Uzmanı

           “SEVGİ PAYLAŞMAKTIR” 

 

            SINAVA HAZIRLANAN AİLELER

 

           Bilindiği gibi günümüzde, çocuklar eğitime ayak bastıkları ilk günden itibaren zorunlu bir yarış içine itilmekte, daha yaşama fırsatı bulamadan sınav üstüne sınavla tanışmakta, sürekli bilgi depolayıp bunu öğretmenlerine, akrabalarına ve (en önemlisi) ailelerine göstermek, kanıtlamak zorunda kalmaktadırlar. Ailelerin, çocuklarını hep başarılı olarak görmek istemesi, çocuklarını sürekli bu yönde güdülemeleri, aileleri de bu rekabet içinde itmekte; deyim yerindeyse, sınavlara sadece çocuklar değil, aileler de hazırlanmaktadır.

            Aile, elbette çocuğunun iyi bir eğitim alması, sınavlarda ve okulunda başarılı olması için çaba gösterecektir. Bunda bir yanlışlık yoktur. Burada dikkat edilmesi gereken, çocuğun olası başarısızlıkları karşısında yıkıma uğramasına yol açabilecek bir tavır içine girmemektir. Yaşamda başarı kadar başarısızlık da doğaldır. Çoğu kez bir dersten başarısız olmak da dünyanın sonu değildir.

            Sınava hazırlanan bir öğrencinin anne ve babasına önemli görevler düşmektedir. Anne ve babaya düşen temel görevler, ailenin bütçesinin sınırlarını zorlayarak çocuğuna en iyi eğitim imkanlarını sunmak ve ona uygun çalışma şartlarını hazırlamakla sınırlı değildir. Çocuğunuzun başarısını etkileyen en önemli etkenlerden birisi, ailenin tutumu ve yaşam ortamıdır. Çocuğunuz için sağlayacağınız hiçbir olanak evdeki mutlu ve insancıl ilişkilerden daha teşvik edici değildir. Bunun yanı sıra bazı küçük özveriler, onların başarılı olmalarına katkıda bulunacak, mutlu kişiler olarak topluma katılmalarını sağlayacaktır.

            Yaptıklarınızı çocuklarınızın başına kakmayın.Onlarla ilgilenin, veli toplantılarına mutlaka katılın. Toplantıların dışında da durumlarını öğrenmek için okullarına gidin. Öğretmenleri ile tanışın. Bu davranışlar öğrencinize güven verecektir. Okula ve dershaneye devam durumunu sürekli izleyin. Öğrenci böylece kendisi ile ilgilenildiğini ve kendisine değer verildiğini düşünür.

            Çağımız gençliğinin yakındığı konulardan biri de velilerin ilgisizliğidir. Öğreniminiz yeterli ise çocuğunuzun derslerine yardımcı olun. Sadece “Çalış, daha ne duruyorsun, sınava ben mi gireceğim!” demeyin. Unutmayın ki, çalışan çocuğunuza getireceğiniz bir bardak çay onu dünyanın en mutlu insanı yapacaktır.

 

ÇOCUKLARINIZA SEVGİ, SAYGI VE DOSTLUĞU ÖĞRETİN

 

Çocuklarınızın; düşmanlık görürse kavgayı; alay edilirse utanmayı; hoşgörü, sabır, cesaret gösterilirse kendine güvenmeyi, ödül ve övgü ile sadece almayı değil vermeyi; güven duyularak dostluğu; beğenilerek sevmeyi öğreneceklerini, ilgi ve dostluk görerek sevgiyi yürekten sezip dünya ile arkadaşlık kuracaklarını unutmamalısınız.

            Saint Exupery’nin “Küçük Prens” adlı yapıtından alınan aşağıdaki sözlere bir göz atalım: “Biz insanlar ancak birbirimizi evcilleştirerek, sevgilerimizin sorumluluğunu yüklenerek yalnızlıktan kurtulabiliriz. Sevdiğiniz çiçek milyonlarca yıldızın birinde bile bulunsa, yıldızlara bakmak mutluluğunuz için yeterlidir. Çiçek, işte şunlardan birinde.’ deriz kendimize. Ama bir de koyunun çiçeği yediğini düşünün, bütün yıldızlar bir anda kararmış gibi gelir. Yalnız evcilleştirdiklerini tanıyabilirsin. İnsanların tanımaya ayıracakları zaman yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar. Şimdilik değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş, ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz. Tilkim eskiden nasılsa siz de öylesiniz. O da önceleri tilkilerden bir tilkiydi. Ama ben onu dost edindim, şimdi dünyada bir tane.” Güller güç duruma düşmüşlerdi. “Güzelsiniz ama boşsunuz.” diye ekledi küçük prens. “Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına hepinizden önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığım birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğruna öldürdüğüm odur. Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına izin verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o”.

            Hepimizin çocukları güllerimizdir. Onları elbette çok severiz. Ama nedense bunu çocuğumuza gösterme konusunda pintilik yaparız. Aklımızca onun şımarmasından, fazla yüz bulup disiplinsiz davranışlar içine girmesinden korkarız. Çocuğunuza, çocuğunuz olduğu için sevginizi, onun bir insan olmasından dolayı saygınızı, sonuç olarak ona çok değer verdiğinizi göstermekten çekinmeyin.

            Oscar Hammerstein “Çocukların devlete ve topluma olan saygı duygusu ailede doğar, okul boyunca gelişir.” der. O nedenle çocuklarınızın yanında tanıdıkları, arkadaşları, öğretmenleri çekiştirmeyiniz. Çocuklarınız, öğretmenlerinden ya da okuldan yakındıkları zaman, yakınmalarının derinleşmesine fırsat vermemelisiniz. Onlara kimi gerçekleri açıklayınız.

 

ÇOCUĞUNUZA UYGUN ÇALIŞMA ORTAMINI HAZIRLAYIN

 

Çocuğunuzun evde rahatça çalışabilmesi için, olanaklarınız ölçüsünde ona bir ortam hazırlayın. Durumunuz el verirse, çalışma masası ve iskemle alın. Ayrıca çalışma odası düzenleyin. Çantasını, odasındaki kitaplığını, yatağını kendisi düzeltsin. Gitgide bu işlere alışsın. Eğer ayrı bir çalışma odası düzenlemeniz mümkün değilse uygun odalardan birinde çalışma köşesi de düzenleyebilirsiniz.

            Çalışma odası fazla sıcak veya soğuk olmamalıdır. İyi havalandırmalı ve sessiz olmalıdır. Çalışma masası ve yüksekliği çocuğunuzun boyuna göre ayarlanmalıdır. Ders çalışırken müzik dinlemek, poster, afiş ve resimler dikkatin dağılmasına, öğrencinin hayal dünyasına dalmasına neden olur. Posterler en azından öğrencinin ders çalışırken göremeyeceği yerlere asılmalıdır. Öğrenci, çalışma masasını, sadece ders çalışırken kullanmalıdır. Belirli bir çalışma alanı ile çalışma davranışı arasında şartlı refleks türünden ilişki kurabilmek büyük önem taşır. Böylece çalışma masasına oturmak, çalışmaya başlamak için “uyarıcı” rol oynar ve çalışmayı başlatır.           

            Çalışmaya başlamadan önce çalışma sırasında gerekli olacak bütün malzemenin el altında bulunması, dikkatte kopmalara yol açacak kesintileri önlemek açısından yararlıdır.

 

ÇOCUĞUNUZUN OKULLA İLGİLİ DİLEKLERİNİ YERİNE GETİRMEYE ÇALIŞIN

 

Bu dilekler, size zor geliyorsa; okul yönetimi ile aile arasında çocuğunuzu aracı olarak kullanmayın.Onun yanında yakınmayın. Doğruca okul yönetimi ile görüşün. Düşüncelerinizi onlara açıklayın. Böylece okul yönetimine de yardımcı olursunuz.

            Okulla geliştirilecek işbirliği, çocuklarınızın başarısında büyük rol oynayacaktır. Çocuklarınızın bir sorunu olduğunda, okulla işbirliği yapmanıza karşın bu sorun giderilememişse hemen en yakınınızdaki Rehberlik ve Araştırma Merkezine başvurun. Size, gerekli eğitim önlemleri sağlanarak çocuğunuzun başarı yolları açıklanacaktır. Bu konularla ilgili olarak, üniversitelerimizde bölümler bulunmaktadır.

            Çocuklarınızın giyim ve harçlığı, arkadaşlarının derecesinden aşağı düşürülmemeli, yukarı da çıkarılmamalıdır. Bir başka deyişle; çocuklarınızın savruk olmaması için, onlara fazla harçlık vermeyin. Ama arkadaşları arasındaki yerini bulabilmesi için, harçlıksız da bırakmayın.

 

ÇOCUĞUNUZUN KAYGISINI ARTIRMAYIN

 

OKS sınavlarına hazırlanan bir öğrencinin yaşadığı kaygının iki nedeni vardır: Birinci neden bütünüyle gerçek ve akılcı bir temele dayanır. Sonuçları hayatın akışını etkileyecek büyük bir yarışta yer alacak olmaktan kaygı duymak, doğal ve yerinde bir durumdur. Ancak, ikinci neden, birincisi gibi gerçek ve akılcı bir temele dayanmaz: “Anneme-babama ne diyeceğim?”, “Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım?” “Tanıdıklarıma karşı mahcup olacağım!” gibi düşünceler sınavlara hazırlanan öğrencinin kaygısını yükseltir.

            Her konuda olduğu gibi sınavlarda başarı için de belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır. Sınavlara hazırlanan gençlerin çok azı öğrenme ve başarı için gerekli olan düzeyde kaygıya sahiptir.Öğrenmeyi, akıl yürütmeyi ve sınav başarısını olumsuz yönde etkileyen, öğrencinin kendine güvensizliği altında yatan yüksek kaygıdır. Gencin kendisine güvensizliği ise önemli ölçüde anne ve babasının bilerek veya bilmeyerek uyguladığı eğitim ve yaklaşımların sonucudur. Anne-babanın, çocuklarının küçüklüğünden beri onlardan yüksek başarı beklemesi, çocuğun hatalarını düzeltmek için onu eleştirmesi, çocuğun dayak, hırpalama gibi cezalarla eğitilmesi, yargı ifadesi(haylaz, tembel, sorumsuz, dağınık, pısırık, yavaş, vb...), çocuğun kendine olan güvenini zayıflatır. Bunun sonucu ortaya çıkan kaygı, başarıya olumlu katkısı olmayan kaygıdır ve bununla başa çıkmak çok zordur.

            Çocukların sınava hazırlandıkları sırada anne-babalara düşen en önemli görev, çocuklarının çalışma isteğini artırmak ve onu çalışmaya teşvik etmek için kaygı yükseltici yaklaşımlardan kaçınmaktır. “Bu kadar çalışmayla kazanamazsın...”, “Bu kafayla gidersen zor kazanırsın...”, “Amcanın oğlu Fen Lisesi’ni kazandı, bakalım sen ne yapacaksın...”, “Teyzenin kızı tıbbı kazandı; çalımından, havasından yanına varılmıyor, aman bizi mahcup etme...” türünden yaklaşımlar genci çalışmaya teşvik etmez, tam tersine yükselen kaygı sebebiyle adeta “kıpırdayamaz” duruma getirir.

            Çocuklar, kendilerine genel olarak nasıl davranılırsa kendilerini öyle algılama eğilimindedirler. Öncelikle konuşma ve davranışlarda kardeşleri karşılaştırmaktan kaçınmak gerekir. Çocuklar arasında yaş farkı az ise onlardan beklentilerinizin ve evdeki sorumluluklarının da benzer olması gerekmektedir. Bu konuya bir örnek verelim: Çocuklardan birinin boyunun kısa olduğunu varsayalım. Onu teselli etmekten çok, ona bazı sorumluluklar verip yaptığı işleri takdir ederek kendisini önemli hissetmesine yardımcı olmak gerekir.

            Genel sağlık durumu, beslenme, spor yapma gibi çeşitli faktörler de bedenin gelişmesi ve boy uzaması üzerinde etkili olmaktadır. Yeteneklerini araştırarak zevk alabileceği derslerin dışında spor ya da güzel sanatlar gibi bir alanda faaliyette bulunmasını sağlamakta yarar vardır. Böylece kendisini yaşıtları ile karşılaştırırken boyunun dışındaki özelliklerini de dikkate almasını sağlamış olursunuz. Olumlu bir özelliği ile yaşıtlarının ve yakın çevresinin dikkatini çekmesi, ilgi gördüğünü hissetmesi, çocuğunuzun kendine olan güvenini artıracak, arkadaşları arasına katılmasını sağlayacaktır. Başka çocuklarda bulunan üstünlükleri onda da görmek istiyorsak bunları ona duyurmayı da sezdirmeyi yeterli saymalıyız. Sert davranışlar, geçici olarak çocuğa yön verirmiş gibi görünürse de sürekli gelişme ve başarı sağlamaz.

 

ÇOCUĞUNUZUN SINIRLARINI ZORLAMAYIN

 

            Kendi özlemlerinizle çocuğunuzun sınırları arasında gerçekçi bir denge kurun. Çocuğunuz girebilse fen lisesinde okuyabilir veya kazanabilse tıp fakültesini bitirerek iyi bir doktor olabilir. Ancak çocuğunuzun kapasitesi binlerce kişi arasından sıyrılarak bu yere ulaşmaya yeterli olmayabilir. Bu iki durumu birbirinden ayırın ve içinizden veya yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz” olduğunu düşünmeyin. Çünkü bu düşüncenizi nasıl olsa hisseder veya duyar.

            Çocuğunuzun sınırlarını anlayabilmek için bir uzmanın görüşüne başvurabileceğiniz gibi, bu konuda kendiniz de gerçeğe çok yakın bir tahminde bulunabilirsiniz. Bunun için kullanacağınız ölçüt, çocuğunuzun okul hayatında ve okul dışı faaliyetlerinde göstermiş olduğu başarı düzeyidir. Çocuğunuz, sınıfında ders başarısı açısından ön sıralarda yer alan, sosyal faaliyetlerde girişken ve liderlik özelliği olan, belirli bir ders veya alandaki başarısı öğretmenlerinin veya çevresindekilerin takdirini kazanan biriyse ne mutlu size. Bu takdirde çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi yüksek tutmakta gerçekçi sebepleriniz var demektir. Eğer çocuğunuz sınıflarını “ancak” geçebildiyse, sınıfını geçerken çeşitli yardımlara ihtiyaç duyduysa, öğretmenleri kendisini, “Biliyor; ama bildiğini ortaya koyamıyor.” veya “Çalışsa yapar, ancak çalışmıyor.” Diye değerlendirdilerse, okul dışı hayatında dikkat çekecek hiçbir özel başarı göstermediyse, çocuğunuzun uyumlu bir insan olması ve meslek hayatında başarı göstermesi yine de mümkündür.

            Ancak okul veya üniversite seçiminde beklentilerinizi çok yüksek tutmamanızda yarar vardır. Bir cümleyle özetlemek gerekirse, çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi kontrol edin ve ideallerinizin onun sınırlarını zorlamasına izin vermeyin.

 

ÇOCUĞUNUZU ŞU SÖZLERLE TEŞVİK EDİNİZ

 

“Bu işi yapabileceğini biliyorum.”

“Çaba gösterdikçe başarılı olduğunu görüyorum.”

“Bu yaptıklarını takdir ediyorum.”

“Kararına güveniyorum.”

“Bu konuyu ayrıntılı düşündüğün belli oluyor.”

“Eminim ki bu biçimde çalışmayı sürdürürsen başarılı olacaksın.”

           

Yukarıdaki teşvik sözlerine dikkat ederseniz; ne akıl verme ne de ödül var. Sadece çabanın fark edilmesi, çocuğun yaptığı işe güven duyulması ve takdir edilme vardır.

 

MESLEK SEÇİMİNDE

BAZI ANNE VE BABALARIN OLUMSUZ TUTUMLARI

 

“Ben olamadım sen olacaksın.”:Bazı anne ve babalar gerçekleştiremedikleri özlemlerini ve ideallerini çocuklarının gerçekleştirmesini isterler. Eğer böyle bir anlayışınız varsa belki kendi hayal kırıklığınızı çocuğunuza da yaşatıyor olabilirsiniz. “Komşunun çocuğu oldu ama...”:Komşularımızın, akrabalarımızın, arkadaşlarımızın çocukları ile bizim çocuğumuzun farklı olduğunu kabul etmeliyiz.

            Çocuğumuz akranları ile rekabet edebilir, bu onun yaşantısıdır. Ancak biz yetişkinler çevremizle rekabetimizde çocuklarımızı kullanmamalıyız. Bu rekabet, çocuğumuzun kendine duyduğu saygının azalmasına neden olabileceği gibi gerçek yeteneklerini ve kapasitesini ortaya koymasına da engel olabilir. Komşunun çocuğu ile karşılaştırarak onun daha iyi olmasını beklerken çok daha yıkıcı olabiliriz. “Bak kardeşin”: Dikkatli bir anne-babaysanız çocuklarınızın birbirlerinden ne kadar çok olumlu veya olumsuz etkilendiklerini fark etmişsinizdir. “Bak kardeşin...” diye başlayan her cümle onların kıskançlığını kışkırtacaktır. Biri sürekli başarılı olurken diğeri sürekli başarısızlığa doğru sürüklenecek, başarısız olan kendisini toplamaya başladığında, başarılı olanın birden başarısının düştüğünü göreceksiniz.

 

SINAVDA BAŞARILI OLMAZSA BAŞINA GELECEKLERİ BİR CEZA GİBİ GÖSTERMEYİN

  

Bir düşünür “Hayat, büyük olayları beklerken arada geçen zamandır.” demiş. Bu sözden bir pişmanlık payı çıkartmak da mümkündür. Hayatı bir süreç gibi değil de, bir durum gibi görürseniz, önünüzdeki olayların önemini abartırsınız.

            Çocuğunuz, sizin istediğiniz ya da kendi istediği lisenin giriş sınavında başarılı olamazsa, gideceği okulu bir ceza gibi göstermeyin. Çünkü gerçekten kazanamadığı takdirde alacağı eğitim, hayatı açısından yine de büyük önem taşır. Bu eğitimi alabilmesi ve bundan yararlanması ancak okulunu ve eğitimini sevmesiyle mümkündür. “Eğer kazanamazsan, falan okula gidersin.” gibi sözler onun gideceği okulu, yapacağı işi sevmesine olanak bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar çocuğun hayatı ve kendisini sevmesini de engeller ve kendine olan güvenini temelden sarsar.

 

KENDİNİZE HAYATIN AMACININ NE OLDUĞUNU SORUN

 

            Hayatın amacı kendine yeten bir insan olmak, yaşadığından memnun olmak ve bu memnuniyeti yakın çevredeki insanlarla da paylaşabilmektir.

            Sınavda başarılı olmak, diploma sahibi olmak bu temel amaca yönelik araçlardır. Okumak, yükseköğrenim görmek hayatın seçeneklerinden biridir. Neyse ki, hayatın seçenekleri bu kadar sınırlı değildir. Eğer, amaç para kazanmaksa mutlaka falan okula gitmeden veya filan üniversiteyi bitirmeden de bunu sağlamak mümkündür. Eğer, amaç hayattan alınan zevki artırmaksa, müzik ve sanat bu zevki ve coşkuyu insanlara dolu dolu yaşatabilir. Bütün bu sebeplerden hayatı bir tek seçeneğe, falan okulun giriş sınavını kazanmaya indirgemek konuyu bir “ölüm-kalım” olayı durumuna getirir. Bu da hem ailenin hem de çocuğun kaygısını yükseltir, başarısını tehdit eder. Anne-baba olarak görevinizin, çocuğunuza iyi bir eğitim vermek kadar, ona hayatı sevdirmek ve yaşam sevinci aşılamak olduğunu göz ardı etmeyin.

 

SİZİN DEĞER VERDİKLERİNİZ NELERDİR?

 

            Çocuğunuzun başarısı için maddi-manevi fedakarlık yaptığınız ve gayret gösterdiğiniz doğrudur. Bunun karşılığını beklemeniz son derece doğaldır. Ancak çocuğunuzun elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi olmazsa, çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu da kabullenin.

            Siz sofrada kitap konuşan, güzel sanatlardan söz eden, eğitim düzeyiniz ne olursa olsun kendini yetiştirmeye çalışan ve okuyan bir insansanız, büyük bir ihtimalle çocuğunuzun başarısızlığı da geçicidir. Bu defa olmasa da gelecek defa başarılı olacaktır. Siz okumak için elinize gazeteden başka bir şey almıyorsanız, çocuğunuz büyürken bir kitapla ilgili tartışmaya tanık olmamışsa, sofranızda sadece artan fiyatlar, alınan ve satılanlar, kazanılan ve kazanılamayan paralar konuşuluyorsa, o zaman o da “başarı” konusunda sizi örnek almış demektir. Ancak, siz kendinizi birinci grupta değerlendirebilir ve buna rağmen çocuğunuzun başarısını yeterli görmeyebilirsiniz. Bu ender rastlanan bir durum değildir. Bu durum pek çok ailenin başına gelmektedir. Çünkü bazı çocuklar hayat başarısını “okumak” ve eğitimin dışında görürler. Bunu da çocuğunuzun “seçimi” olarak görmeniz yerinde olur. Bu noktada olgun insanın tanımını hatırlamakta yarar vardır.

 

KİMSE KİMSEYE YAŞAMAYI ÖĞRETEMEZ!...

 

            Anne ve babaların kabul etmeleri gereken bir şey vardır: Kimse kimseye yaşamayı öğretemez. Herkes hayatı kendi başına yaşayarak öğrenir. Anne ve babalar kendi gençliklerini düşünürlerse, kendi yaptıkları hataların önemli bir bölümünün, büyükleri tarafından daha önce uyarıldıkları konularda olduğunu hatırlayacaklardır.

            Yaşam, bize bütün kitapların öğrettiklerinden daha çoğunu öğretir. Çünkü yaşam bize karşı direnir. İnsan ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir. Genç insan, hata yaparak ve kendi gücünün sınırlarını tanır. Bu anlamda her hata, gelişme yolunda bir adımdır. Bunun için iki şart vardır: Birincisi hatlardan ders alarak ileriye doğru bir adım atılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması, ikincisi bütün hayatı içine alacak ve hayatın akışını olumsuz yönde etkileyecek hatalar yapılmaması. Bu tür hatalara örnek olarak uyuşturucu kullanımı, erken yaşta hamilelik verilebilir. Bütün anne ve babalar bu iki şartı göz önünde bulundurarak çocuklara ve gençlere kendi hatalarını yapma, sonuçlarını yaşama ve hayatı öğrenme şansı verilmesi gerektiğini içlerine sindirmelidirler. Bunun için anne ve babalar adına da cesaret ve sabır gereklidir.

 

MOTİVASYON FAKTÖRLERİ

 

            Motivasyon yönlendirici bir güçtür. Eğer çocuğunuzu ders çalışmaya motive etmek istiyorsanız, onları güdüleyen şeyler hakkında bir şeyler bilmeniz ve onların gereksinimlerini tatmin etmeniz gerekir. Peki bu çocuklar neye gereksinim duyarlar? Fark edilmemek, özellikle de tüm zorlukların üstesinden gelip çabalarının başarıyla sonuçlandığını gören; ama çevresindekiler tarafından bu başarının fark edilmediği durumlar, kişiler için acı vericidir.

            Çocuklarımızın yaptığı olumlu davranışları ve başarılarını fark etmeli ve bu davranışları ödüllendirerek onları teşvik etmeliyiz. Sürtüşmelerin çoğu sürekli ilgisizlikten doğar. Bunun sonuçları da sıkı çalışmaya karşı isteksizlik ve düşük verimdir. Öte yandan, eğer çocuğunuzla ilgilenirseniz, size bunu, yüksek verim olarak geri ödeyecektir. Bir insanın özgüvenini yıkmak pek uzun sürmez; ama bunu düzeltmek, özgüvenini tekrar kazandırmak oldukça uzun bir zaman alır.

 

AİLENİN MUTLULUĞU ÇOCUĞA PSİKOLOJİK GÜVEN VERİR

 

Çocukların yanında tartışılmamalıdır. Anlaşmazlıklar olursa onlardan uzakta çözmeye çalışmalıdır. Çatlak topraklarda susuz kalmış ağacın yemişi ne ise, geçimsiz ailenin çocuğu da odur. Çocuklarımız, kardeşiyle ya da aileden biriyle anlaşmazlığa düşebilir, tartışmaya girebilir, kavga edebilir. Bu durumlarda taraf (ya da hakem) olunmamalıdır. Konu iki kişi arasında sonuçlanmalıdır. Aileden biri çocuğa sert davranırken diğeri yumuşak davranmaya yeltenirse çocuğun kişiliği dengeli gelişemez. Çift yönlü davranış çocuğu yalancılığa ve ikiyüzlülüğe iter. Kendine güvenini azaltır ve başarısını düşürür.

 

ARKADAŞLIK – İSTENMEYEN ARKADAŞLAR

 

Çocuklarımızın; okuldan ya da çevreden edindiği kız ve erkek arkadaşlarına saygı göstermeliyiz. Değilse bizlerden gizli olarak, dilemediğimiz kimselerle ve dilemediğimiz yerlerde, hoş göremeyeceğimiz arkadaşlık biçimleri geliştirirler. Her anne-baba, çocuğunu arkadaşlarıyla birlikte kabul etmeye hazır olmalıdır. Çocukların yeni yeni arkadaşlar edinmesine olanak verilmelidir. Çocukları için mutlu ve sevimli arkadaşlık ortamları yaratmalıdırlar. Kız-erkek arkadaşlıklarında çocuklarına güvenmeli ve onları gizli arkadaşlığa itmemelidirler. Çocuğun yeni arkadaşlar edinmesi, ona yeni ufuklar açar. “Harman yel ile savrulur, çocuk arkadaş ile kavrulur.” diye bir söz vardır. Arkadaşı olmayan çocuk, çiğ kalır, olgunlaşamaz.

 

ETKİLİ AİLE İLETİŞİMİ

 

            Değerli anne ve babalar,

            Her zaman bilinen bir söz vardır: “Eğitim ailede başlar.” Gerçekten de çocuğa aile içinde gereken becerileri kazandırmaya çalışıyoruz. Ama ne kadarını ve nasıl. Zaten önemli olan da “nasıl” sorusunun cevabı. Her aile başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Bunun için çocuklarına mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya çalışırlar. Onları iyi okullarda okutmak ister, bunun için de aile, varını yoğunu ortaya koyar. Ancak yadsınan bir konu vardır ki o da, çocuğun nasıl bir kişilik geliştireceğidir.

            Aslında hayatta her şey başarı değildir. Önemli olan çocuğun içinde bulunduğu dönemi nasıl atlattığı, nasıl bir kimlik oluşturduğudur. Çocuk aileyi yansıtır. Aile içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişiliğini şekillendirir. Yani aile, iletişim becerilerini kullanmazsa çocuk da iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma içine girer. O halde çocuğa nasıl eğitim vermeli, çocukta sağlıklı bir kişiliği nasıl oluşturmalıdır? Elbette ki her anne baba çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek ister. Çocuğuna iyi niyetle yaklaşmaya çalışır. Ama burada ailenin vereceği iyi bir eğitim, çocuğuyla kurduğu sağlıklı iletişim becerilerini kullanmasına bağlıdır. Bu sağlıklı iletişimi çocukla kurabilmek için önce onu tanımak ve onun temel gereksinimlerine saygı duymak gerekir. 

 

AİLENİN TEMEL GEREKSİNİMLERİ

 

1. Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları ya “Ben değerliyim.” ya da “Değersizim.” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse, çocuk her türlü davranışla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanır. “Ben değerliyim.” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz.

            2. Güven ortamı: Aile içindeki bireylerin güvende olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusu, bu gereksinimin temel nedenidir. Eğer çocuk, ev içinde kendisini güven içinde bulunmuyorsa, çocuk ailenin dışında bir yere yönelir. Aile ile olan bağlarını koparır.

            3. Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres yaratan olumsuz olaylar yıkıcı etkisini pek göstermez. Güven duygusunun baskın olduğu aile, dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılardan kendini kurtarır. Bu tür aile içinde olan kimseler kendilerine olduğu gibi çevrelerine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresiyle yakın ilişkiler kuramazlar.

            4. Sorumluluk duygusu: Aile sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil, herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk yüklenmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekten aciz, sürekli başkalarının yönetiminde olmaya alışık bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler, yaşamlarında yer alan olaylardan sürekli başkalarını sorumlu tutarlar. Gelişimsel dönemi göz önüne alınarak çocuğun odasını toparlaması, ev işlerine yardım etmesi gibi konularda sorumluluk alması sağlanabilir. Bunu yaparken kız ve erkek işleri kesin çizgilerle ayrılmamalıdır.

           

            5. Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme: Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar, zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk, kendi sorunları ile baş başa bırakılmalıdır. Bu durum onların sorunları ile mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli, sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa yardım eden ana-babaların çocukları, sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yeteneklerini keşfedemezler.

            6. Mutluluk ve kendini gerçekleştirme ortamı: Aile ortamı bir sorumluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir.Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey, mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur.

            7. Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı: Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirmek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfetmek yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam, ailenin çocuğuna verebileceği en önemli unsurdur. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.

 

AİLE İÇİ İLETİŞİM

 

            Etkili iletişimin temelinde bireyin kendini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine duyduğu güven yatar. İyi bir iletişimci, ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir.

 

İLETİŞİM ENGELLERİ

 

1. Emir vermek, yönlendirmek: Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi, diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder.

            2. Uyarmak, gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır.

            3. Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. “Yapmalısın, etmelisin.” mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar.

            4. Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendine çözme yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir.

            5. Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum, aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı düşünceler önerme, çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir.

            6. Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, aynı düşüncede olmak: Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki eder. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.

            7. Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve kendi isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?”gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.

            8. Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik duygusunu olumsuz etkiler.

            9. Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller.

            10. Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir. “Üzülme, yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin.”gibi mesajların verilmesi, çocuğa önemsenmediği hissini verir.

            11. Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.

            12. Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini; belki de onu dışladığını, dikkate almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik, kenara atılmışlık duygusunu verir.

 

ANNE-BABALAR 12 İLETİŞİM ENGELİNİ KULLANIRSA NE OLUR?

 

1.         “Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna izin vermem.” EMİR VERME, YÖNLENDİRME

2.         “Okulu bırakırsan benden para mara bekleme.” UYARMA, GÖZDAĞI VERME

3.         “Okumak herkese nasip olmayan ödüllendirici bir deneyimdir.” AHLAK DERSİ VERME

4.         “Ödevini yapmak için neden bir program yapmıyorsun?” ÖĞÜT VERME, ÇÖZÜM GETİRME

5.         “Üniversite mezunu, lise mezunundan yüzde elli fazla kazanır.” NUTUK ÇEKME, ÖĞRETME

6.         “Uzak görüşlü değilsin. Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış.” YARGILAMA, ELEŞTİRME, SUÇLAMA

7.         “Her zaman gelecek için umut veren iyi bir öğrenci oldun.” ÖVME

8.         “Hippi gibi konuşuyorsun.” AD TAKMA, ALAY ETME

9.         “Çaba göstermediğin için okuldan hoşlanmıyorsun.” YORUMLAMA, ANALİZ ETME

10.       “Duygularını anlıyorum; ama son sınıfta daha iyi olacak.” GÜVEN VERME, DUYGULARINI PAYLAŞAMA

11.       “Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin?” SINAMA, SORU SORMA, SORGULAMA

12.       “Yemekte sorun istemiyorum.” KONUYU SAPTIRMA

             On iki iletişim engeli kullanılırsa şu olumsuz sonuçları getirebilir.

             Bu engeller çocuklar üzerinde aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma tehlikesi taşır:

`            Savunmaya geçirir, kavgacı yapar, karşı saldırıya yöneltir.

`           Yetersiz olduklarını hissettirir.

`            Kızdırır, küstürür.

`           Oldukları gibi kabul edilmedikleri duygusu uyandırır.

`            Sorunlarını çözmede kendilerine güvenilmediğini hissettirir.

`           Anlaşılmadıklarını hissettirir.

`            Duygularının yersiz olduğunu hissettirir.

`           Kızdırır, yılgınlığa uğratır.

`           Sorgulanıyor duygusu yaratır.

`           Anne ve babasının kendisiyle ilgilenmediği duygusu uyandırır.

            Peki ne yapmak gerekmektedir? İleriki bölümde ayrıntılı olarak açıklanan “Etkin Dinleme Yöntemi”ni kullanmak ilişkilerimiz de oldukça yararlıdır.

 

AİLE KURALLARI

 

Her aile, gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil, açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerini iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur. Mutlaka zaman zaman her evde küçük de olsa çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur. Çatışma, uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağını bilmektir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.

 

SAĞLIKLI BİR AİLEDE SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN KULLANILAN YÖNTEMLER

_           Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır. (Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.).

_           Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır.

_           Kesinlikle öğüt verme yoluna gidilmemeli, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır.

_           Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler.

_           Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da mükemmel olması gerektiğine dair ifadeler aranmamalıdır.

_           Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırt edilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “İki saat geciktin.” dediğinizde, çocuğunuz size: “Hayır bir saat kırk beş dakika geciktim.” dememelidir.

_           Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır.

_           Belirli bir zaman dilimi içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalıdır.

           

Örneğin: “Hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun.” Diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir. 

            Birinin haklı çıkması yerine, her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “Ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun.” Tarzında davranmamak gerekir. Diyalog, onların konuşması, bizim yanıt vermemizdir. Veya yanıt vermeyip bir gülümsemeyle; ama bildiğini ifade eden bir gülümsemeyle başımızı sallayarak sorunlarını tam olarak anladığımızı ve karşılıklı konuştuğumuz takdirde sorunu çözebileceğimizi anlamamalarını sağlamamızdır. Çünkü, birisiyle konuşmak, yani diyalog, güven oluşturur ve güven de bizim her şeyden çok gereksinimimiz olan şeydir.

 

SAĞLIKSIZ AİLEDE GİZLİ KURALLAR

 

Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizlidir ya da açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:

            1. Denetleme: Çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır.

            2. Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır.

            3. Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan her şeyin mükemmel olmasının zorunluluğunu ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duyguları yaratır.

            4. Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “İçinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün, davran, arzu et ve amaç edin.” Bu durum kişinin, kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi, tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da söz konusu olmaz.

            5. Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu durum çocuklarda değersizlik duygularına neden olur.

            6. Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamalarını ve sorunlarını çözmelerini engeller.

            7. Kimseye güvenmeme: sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi, kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. “Yardım etmek isteyenlerin mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır.” diye düşünür.

 

DİNLEME BECERİLERİ

 

            a. Edilgin Dinleme (Sessizlik)

            Karşısındakinin konuşmasına olanak tanıma, edilgin dinleme kişiye:

            P Duygularını duymak istiyorum.

            P Duygularını kabul ediyorum.

            P benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum

            P Bu senin sorunun, sorumlu sensin.

 

            Kabul ettiğini gösteren tepkiler: