|
REHBERLİK SAYFASI
|
SUNUŞ
Merhaba, anne – babalar,
Yaşamın her döneminde bizleri bekleyen
sıkıntılarımız vardır ve tam sıkıntıların
bittiğini düşündüğümüz anda aslında başka
bir sıkıntının başlamakta olduğunu
sezeriz.
Söz konusu olan çocuğumuz ve onun eğitimi
olduğunda ise bu sıkıntılı halin yanına
bir de kaygılı, hayıflı, öfkeli ve
tahammülsüz bir hal eklenir. Çocuğumuza
yüklenmiş ödevlerin belki de en
düşündürücüsü bizim ona yüklediğimiz
“kusursuzluk” ödevidir. Ama gerçekte
kimdir çocuğumuz; kendi başına bir birey
olarak kimdir? Kendimizi onun yerine
koyarak, onun gibi düşündüğümüzde
karşılaşacağımız görüntü nedir? O nasıl
algılamaktadır ve onun bireysel
beklentileri nelerdir? Yalnızca kendi
misyon ve varlığımızın bir sürdürücüsü
müdür çocuğumuz? Yetişme sürecinde
karşılıklı iletişimi doğru kurmanın yolu
nedir? Bizim ve onun beklentileri
nelerdir, bu beklentiler örtüşmekte midir?
Kendisiyle ve çocuğuyla yüzleşmek uzlaşmak
isteyen anne-babalar için, tepki
yerine iletişimi temel alan
sağlıklı ilişkiler için, eğitimin amacını
anlama ve aydınlatma olarak
görenler için, bu sunumun anlamlı bir
kaynak olacağını düşünüyoruz.
Sevgiyle....
|

Hakkı
ÇETİNKAYA
Rehberlik Servisi
Eğitim
Bilim Uzmanı |
|
“SEVGİ PAYLAŞMAKTIR”
SINAVA HAZIRLANAN
AİLELER
Bilindiği gibi günümüzde, çocuklar eğitime
ayak bastıkları ilk günden itibaren
zorunlu bir yarış içine itilmekte, daha
yaşama fırsatı bulamadan sınav üstüne
sınavla tanışmakta, sürekli bilgi
depolayıp bunu öğretmenlerine,
akrabalarına ve (en önemlisi) ailelerine
göstermek, kanıtlamak zorunda
kalmaktadırlar. Ailelerin, çocuklarını hep
başarılı olarak görmek istemesi,
çocuklarını sürekli bu yönde güdülemeleri,
aileleri de bu rekabet içinde itmekte;
deyim yerindeyse, sınavlara sadece
çocuklar değil, aileler de
hazırlanmaktadır. |
Aile, elbette çocuğunun iyi bir eğitim alması,
sınavlarda ve okulunda başarılı olması için
çaba gösterecektir. Bunda bir yanlışlık
yoktur. Burada dikkat edilmesi gereken,
çocuğun olası başarısızlıkları karşısında
yıkıma uğramasına yol açabilecek bir tavır
içine girmemektir. Yaşamda başarı kadar
başarısızlık da doğaldır. Çoğu kez bir dersten
başarısız olmak da dünyanın sonu değildir.
Sınava hazırlanan bir öğrencinin
anne ve babasına önemli görevler düşmektedir.
Anne ve babaya düşen temel görevler, ailenin
bütçesinin sınırlarını zorlayarak çocuğuna en
iyi eğitim imkanlarını sunmak ve ona uygun
çalışma şartlarını hazırlamakla sınırlı
değildir. Çocuğunuzun başarısını etkileyen en
önemli etkenlerden birisi, ailenin tutumu ve
yaşam ortamıdır. Çocuğunuz için
sağlayacağınız hiçbir olanak evdeki mutlu ve
insancıl ilişkilerden daha teşvik edici
değildir. Bunun yanı sıra bazı küçük
özveriler, onların başarılı olmalarına katkıda
bulunacak, mutlu kişiler olarak topluma
katılmalarını sağlayacaktır.
Yaptıklarınızı çocuklarınızın
başına kakmayın.Onlarla ilgilenin, veli
toplantılarına mutlaka katılın. Toplantıların
dışında da durumlarını öğrenmek için
okullarına gidin. Öğretmenleri ile tanışın. Bu
davranışlar öğrencinize güven verecektir.
Okula ve dershaneye devam durumunu sürekli
izleyin. Öğrenci böylece kendisi ile
ilgilenildiğini ve kendisine değer verildiğini
düşünür.
Çağımız gençliğinin yakındığı
konulardan biri de velilerin ilgisizliğidir.
Öğreniminiz yeterli ise çocuğunuzun derslerine
yardımcı olun. Sadece “Çalış, daha ne
duruyorsun, sınava ben mi gireceğim!”
demeyin. Unutmayın ki, çalışan çocuğunuza
getireceğiniz bir bardak çay onu dünyanın en
mutlu insanı yapacaktır.
ÇOCUKLARINIZA SEVGİ, SAYGI VE DOSTLUĞU ÖĞRETİN
Çocuklarınızın; düşmanlık görürse kavgayı;
alay edilirse utanmayı; hoşgörü, sabır,
cesaret gösterilirse kendine güvenmeyi, ödül
ve övgü ile sadece almayı değil vermeyi; güven
duyularak dostluğu; beğenilerek sevmeyi
öğreneceklerini, ilgi ve dostluk görerek
sevgiyi yürekten sezip dünya ile arkadaşlık
kuracaklarını unutmamalısınız.
Saint Exupery’nin “Küçük Prens”
adlı yapıtından alınan aşağıdaki sözlere bir
göz atalım: “Biz insanlar ancak birbirimizi
evcilleştirerek, sevgilerimizin sorumluluğunu
yüklenerek yalnızlıktan kurtulabiliriz.
Sevdiğiniz çiçek milyonlarca yıldızın birinde
bile bulunsa, yıldızlara bakmak mutluluğunuz
için yeterlidir. Çiçek, işte şunlardan
birinde.’ deriz kendimize. Ama bir de koyunun
çiçeği yediğini düşünün, bütün yıldızlar bir
anda kararmış gibi gelir. Yalnız
evcilleştirdiklerini tanıyabilirsin.
İnsanların tanımaya ayıracakları zaman yok
artık. Aldıklarını hazır alıyorlar. Şimdilik
değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş, ne
de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz. Tilkim
eskiden nasılsa siz de öylesiniz. O da
önceleri tilkilerden bir tilkiydi. Ama ben onu
dost edindim, şimdi dünyada bir tane.” Güller
güç duruma düşmüşlerdi. “Güzelsiniz ama
boşsunuz.” diye ekledi küçük prens.
“Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen
herhangi bir yolcu benim gülümün size
benzediğini sansa bile, o tek başına
hepinizden önemlidir. Çünkü üstünü fanusla
örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur,
kelebek olsunlar diye bıraktığım birkaç
tanenin dışında bütün tırtılları uğruna
öldürdüğüm odur. Yakınmasına, böbürlenmesine,
hatta susmasına izin verdiğim odur. Çünkü
benim gülümdür o”.
Hepimizin çocukları güllerimizdir.
Onları elbette çok severiz. Ama nedense bunu
çocuğumuza gösterme konusunda pintilik
yaparız. Aklımızca onun şımarmasından, fazla
yüz bulup disiplinsiz davranışlar içine
girmesinden korkarız. Çocuğunuza, çocuğunuz
olduğu için sevginizi, onun bir insan
olmasından dolayı saygınızı, sonuç olarak ona
çok değer verdiğinizi göstermekten çekinmeyin.
Oscar Hammerstein “Çocukların
devlete ve topluma olan saygı duygusu ailede
doğar, okul boyunca gelişir.” der. O
nedenle çocuklarınızın yanında tanıdıkları,
arkadaşları, öğretmenleri çekiştirmeyiniz.
Çocuklarınız, öğretmenlerinden ya da okuldan
yakındıkları zaman, yakınmalarının
derinleşmesine fırsat vermemelisiniz. Onlara
kimi gerçekleri açıklayınız.
ÇOCUĞUNUZA UYGUN ÇALIŞMA ORTAMINI HAZIRLAYIN
Çocuğunuzun evde rahatça çalışabilmesi için,
olanaklarınız ölçüsünde ona bir ortam
hazırlayın. Durumunuz el verirse, çalışma
masası ve iskemle alın. Ayrıca çalışma odası
düzenleyin. Çantasını, odasındaki kitaplığını,
yatağını kendisi düzeltsin. Gitgide bu işlere
alışsın. Eğer ayrı bir çalışma odası
düzenlemeniz mümkün değilse uygun odalardan
birinde çalışma köşesi de düzenleyebilirsiniz.
Çalışma odası fazla sıcak veya
soğuk olmamalıdır. İyi havalandırmalı ve
sessiz olmalıdır. Çalışma masası ve yüksekliği
çocuğunuzun boyuna göre ayarlanmalıdır. Ders
çalışırken müzik dinlemek, poster, afiş ve
resimler dikkatin dağılmasına, öğrencinin
hayal dünyasına dalmasına neden olur.
Posterler en azından öğrencinin ders
çalışırken göremeyeceği yerlere asılmalıdır.
Öğrenci, çalışma masasını, sadece ders
çalışırken kullanmalıdır. Belirli bir çalışma
alanı ile çalışma davranışı arasında şartlı
refleks türünden ilişki kurabilmek büyük önem
taşır. Böylece çalışma masasına oturmak,
çalışmaya başlamak için “uyarıcı” rol
oynar ve çalışmayı başlatır.
Çalışmaya başlamadan önce çalışma
sırasında gerekli olacak bütün malzemenin el
altında bulunması, dikkatte kopmalara yol
açacak kesintileri önlemek açısından
yararlıdır.
ÇOCUĞUNUZUN OKULLA İLGİLİ DİLEKLERİNİ YERİNE
GETİRMEYE ÇALIŞIN
Bu dilekler, size zor geliyorsa; okul yönetimi
ile aile arasında çocuğunuzu aracı olarak
kullanmayın.Onun yanında yakınmayın. Doğruca
okul yönetimi ile görüşün. Düşüncelerinizi
onlara açıklayın. Böylece okul yönetimine de
yardımcı olursunuz.
Okulla geliştirilecek işbirliği,
çocuklarınızın başarısında büyük rol
oynayacaktır. Çocuklarınızın bir sorunu
olduğunda, okulla işbirliği yapmanıza karşın
bu sorun giderilememişse hemen en
yakınınızdaki Rehberlik ve Araştırma Merkezine
başvurun. Size, gerekli eğitim önlemleri
sağlanarak çocuğunuzun başarı yolları
açıklanacaktır. Bu konularla ilgili olarak,
üniversitelerimizde bölümler bulunmaktadır.
Çocuklarınızın giyim ve harçlığı,
arkadaşlarının derecesinden aşağı
düşürülmemeli, yukarı da çıkarılmamalıdır. Bir
başka deyişle; çocuklarınızın savruk olmaması
için, onlara fazla harçlık vermeyin. Ama
arkadaşları arasındaki yerini bulabilmesi
için, harçlıksız da bırakmayın.
ÇOCUĞUNUZUN KAYGISINI ARTIRMAYIN
OKS sınavlarına hazırlanan bir öğrencinin
yaşadığı kaygının iki nedeni vardır: Birinci
neden bütünüyle gerçek ve akılcı bir temele
dayanır. Sonuçları hayatın akışını etkileyecek
büyük bir yarışta yer alacak olmaktan kaygı
duymak, doğal ve yerinde bir durumdur. Ancak,
ikinci neden, birincisi gibi gerçek ve akılcı
bir temele dayanmaz: “Anneme-babama ne
diyeceğim?”, “Arkadaşlarımın yüzüne nasıl
bakacağım?” “Tanıdıklarıma karşı mahcup
olacağım!” gibi düşünceler sınavlara
hazırlanan öğrencinin kaygısını yükseltir.
Her konuda olduğu gibi sınavlarda
başarı için de belirli bir düzeyde kaygıya
gerek vardır. Sınavlara hazırlanan gençlerin
çok azı öğrenme ve başarı için gerekli olan
düzeyde kaygıya sahiptir.Öğrenmeyi, akıl
yürütmeyi ve sınav başarısını olumsuz yönde
etkileyen, öğrencinin kendine güvensizliği
altında yatan yüksek kaygıdır. Gencin
kendisine güvensizliği ise önemli ölçüde anne
ve babasının bilerek veya bilmeyerek
uyguladığı eğitim ve yaklaşımların sonucudur.
Anne-babanın, çocuklarının küçüklüğünden beri
onlardan yüksek başarı beklemesi, çocuğun
hatalarını düzeltmek için onu eleştirmesi,
çocuğun dayak, hırpalama gibi cezalarla
eğitilmesi, yargı ifadesi(haylaz, tembel,
sorumsuz, dağınık, pısırık, yavaş, vb...),
çocuğun kendine olan güvenini zayıflatır.
Bunun sonucu ortaya çıkan kaygı, başarıya
olumlu katkısı olmayan kaygıdır ve bununla
başa çıkmak çok zordur.
Çocukların sınava hazırlandıkları
sırada anne-babalara düşen en önemli görev,
çocuklarının çalışma isteğini artırmak ve onu
çalışmaya teşvik etmek için kaygı yükseltici
yaklaşımlardan kaçınmaktır. “Bu kadar
çalışmayla kazanamazsın...”, “Bu kafayla
gidersen zor kazanırsın...”, “Amcanın oğlu Fen
Lisesi’ni kazandı, bakalım sen ne
yapacaksın...”, “Teyzenin kızı tıbbı kazandı;
çalımından, havasından yanına varılmıyor, aman
bizi mahcup etme...” türünden yaklaşımlar
genci çalışmaya teşvik etmez, tam tersine
yükselen kaygı sebebiyle adeta
“kıpırdayamaz” duruma getirir.
Çocuklar, kendilerine genel olarak
nasıl davranılırsa kendilerini öyle algılama
eğilimindedirler. Öncelikle konuşma ve
davranışlarda kardeşleri karşılaştırmaktan
kaçınmak gerekir. Çocuklar arasında yaş farkı
az ise onlardan beklentilerinizin ve evdeki
sorumluluklarının da benzer olması
gerekmektedir. Bu konuya bir örnek verelim:
Çocuklardan birinin boyunun kısa olduğunu
varsayalım. Onu teselli etmekten çok, ona bazı
sorumluluklar verip yaptığı işleri takdir
ederek kendisini önemli hissetmesine yardımcı
olmak gerekir.
Genel sağlık durumu, beslenme,
spor yapma gibi çeşitli faktörler de bedenin
gelişmesi ve boy uzaması üzerinde etkili
olmaktadır. Yeteneklerini araştırarak zevk
alabileceği derslerin dışında spor ya da güzel
sanatlar gibi bir alanda faaliyette
bulunmasını sağlamakta yarar vardır. Böylece
kendisini yaşıtları ile karşılaştırırken
boyunun dışındaki özelliklerini de dikkate
almasını sağlamış olursunuz. Olumlu bir
özelliği ile yaşıtlarının ve yakın çevresinin
dikkatini çekmesi, ilgi gördüğünü hissetmesi,
çocuğunuzun kendine olan güvenini artıracak,
arkadaşları arasına katılmasını sağlayacaktır.
Başka çocuklarda bulunan üstünlükleri onda da
görmek istiyorsak bunları ona duyurmayı da
sezdirmeyi yeterli saymalıyız. Sert
davranışlar, geçici olarak çocuğa yön verirmiş
gibi görünürse de sürekli gelişme ve başarı
sağlamaz.
ÇOCUĞUNUZUN SINIRLARINI ZORLAMAYIN
Kendi özlemlerinizle çocuğunuzun
sınırları arasında gerçekçi bir denge kurun.
Çocuğunuz girebilse fen lisesinde okuyabilir
veya kazanabilse tıp fakültesini bitirerek iyi
bir doktor olabilir. Ancak çocuğunuzun
kapasitesi binlerce kişi arasından sıyrılarak
bu yere ulaşmaya yeterli olmayabilir. Bu iki
durumu birbirinden ayırın ve içinizden veya
yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz”
olduğunu düşünmeyin. Çünkü bu düşüncenizi
nasıl olsa hisseder veya duyar.
Çocuğunuzun sınırlarını
anlayabilmek için bir uzmanın görüşüne
başvurabileceğiniz gibi, bu konuda kendiniz de
gerçeğe çok yakın bir tahminde
bulunabilirsiniz. Bunun için kullanacağınız
ölçüt, çocuğunuzun okul hayatında ve okul dışı
faaliyetlerinde göstermiş olduğu başarı
düzeyidir. Çocuğunuz, sınıfında ders başarısı
açısından ön sıralarda yer alan, sosyal
faaliyetlerde girişken ve liderlik özelliği
olan, belirli bir ders veya alandaki başarısı
öğretmenlerinin veya çevresindekilerin
takdirini kazanan biriyse ne mutlu size. Bu
takdirde çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi
yüksek tutmakta gerçekçi sebepleriniz var
demektir. Eğer çocuğunuz sınıflarını
“ancak” geçebildiyse, sınıfını geçerken
çeşitli yardımlara ihtiyaç duyduysa,
öğretmenleri kendisini, “Biliyor; ama
bildiğini ortaya koyamıyor.” veya
“Çalışsa yapar, ancak çalışmıyor.” Diye
değerlendirdilerse, okul dışı hayatında dikkat
çekecek hiçbir özel başarı göstermediyse,
çocuğunuzun uyumlu bir insan olması ve meslek
hayatında başarı göstermesi yine de mümkündür.
Ancak okul veya üniversite
seçiminde beklentilerinizi çok yüksek
tutmamanızda yarar vardır. Bir cümleyle
özetlemek gerekirse, çocuğunuzla ilgili
beklentilerinizi kontrol edin ve
ideallerinizin onun sınırlarını zorlamasına
izin vermeyin.
ÇOCUĞUNUZU ŞU SÖZLERLE TEŞVİK EDİNİZ
“Bu işi yapabileceğini biliyorum.”
“Çaba gösterdikçe başarılı olduğunu
görüyorum.”
“Bu yaptıklarını takdir ediyorum.”
“Kararına güveniyorum.”
“Bu konuyu ayrıntılı düşündüğün belli oluyor.”
“Eminim ki bu biçimde çalışmayı sürdürürsen
başarılı olacaksın.”
Yukarıdaki teşvik sözlerine dikkat ederseniz;
ne akıl verme ne de ödül var. Sadece çabanın
fark edilmesi, çocuğun yaptığı işe güven
duyulması ve takdir edilme vardır.
MESLEK SEÇİMİNDE
BAZI ANNE VE BABALARIN OLUMSUZ TUTUMLARI
“Ben olamadım sen olacaksın.”:Bazı anne ve babalar gerçekleştiremedikleri özlemlerini ve ideallerini
çocuklarının gerçekleştirmesini isterler. Eğer
böyle bir anlayışınız varsa belki kendi hayal
kırıklığınızı çocuğunuza da yaşatıyor
olabilirsiniz. “Komşunun çocuğu oldu
ama...”:Komşularımızın, akrabalarımızın,
arkadaşlarımızın çocukları ile bizim
çocuğumuzun farklı olduğunu kabul etmeliyiz.
Çocuğumuz akranları ile rekabet
edebilir, bu onun yaşantısıdır. Ancak biz
yetişkinler çevremizle rekabetimizde
çocuklarımızı kullanmamalıyız. Bu rekabet,
çocuğumuzun kendine duyduğu saygının
azalmasına neden olabileceği gibi gerçek
yeteneklerini ve kapasitesini ortaya koymasına
da engel olabilir. Komşunun çocuğu ile
karşılaştırarak onun daha iyi olmasını
beklerken çok daha yıkıcı olabiliriz. “Bak
kardeşin”: Dikkatli bir anne-babaysanız
çocuklarınızın birbirlerinden ne kadar çok
olumlu veya olumsuz etkilendiklerini fark
etmişsinizdir. “Bak kardeşin...” diye
başlayan her cümle onların kıskançlığını
kışkırtacaktır. Biri sürekli başarılı olurken
diğeri sürekli başarısızlığa doğru
sürüklenecek, başarısız olan kendisini
toplamaya başladığında, başarılı olanın birden
başarısının düştüğünü göreceksiniz.
SINAVDA BAŞARILI OLMAZSA BAŞINA GELECEKLERİ
BİR CEZA GİBİ GÖSTERMEYİN
Bir düşünür “Hayat, büyük olayları
beklerken arada geçen zamandır.” demiş. Bu
sözden bir pişmanlık payı çıkartmak da
mümkündür. Hayatı bir süreç gibi değil de, bir
durum gibi görürseniz, önünüzdeki olayların
önemini abartırsınız.
Çocuğunuz, sizin istediğiniz ya da
kendi istediği lisenin giriş sınavında
başarılı olamazsa, gideceği okulu bir ceza
gibi göstermeyin. Çünkü gerçekten kazanamadığı
takdirde alacağı eğitim, hayatı açısından yine
de büyük önem taşır. Bu eğitimi alabilmesi ve
bundan yararlanması ancak okulunu ve eğitimini
sevmesiyle mümkündür. “Eğer kazanamazsan,
falan okula gidersin.” gibi sözler onun
gideceği okulu, yapacağı işi sevmesine olanak
bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar çocuğun hayatı ve
kendisini sevmesini de engeller ve kendine
olan güvenini temelden sarsar.
KENDİNİZE HAYATIN AMACININ NE OLDUĞUNU SORUN
Hayatın amacı kendine yeten bir
insan olmak, yaşadığından memnun olmak ve bu
memnuniyeti yakın çevredeki insanlarla da
paylaşabilmektir.
Sınavda başarılı olmak, diploma
sahibi olmak bu temel amaca yönelik
araçlardır. Okumak, yükseköğrenim görmek
hayatın seçeneklerinden biridir. Neyse ki,
hayatın seçenekleri bu kadar sınırlı değildir.
Eğer, amaç para kazanmaksa mutlaka falan okula
gitmeden veya filan üniversiteyi bitirmeden de
bunu sağlamak mümkündür. Eğer, amaç hayattan
alınan zevki artırmaksa, müzik ve sanat bu
zevki ve coşkuyu insanlara dolu dolu
yaşatabilir. Bütün bu sebeplerden hayatı bir
tek seçeneğe, falan okulun giriş sınavını
kazanmaya indirgemek konuyu bir
“ölüm-kalım” olayı durumuna getirir. Bu da
hem ailenin hem de çocuğun kaygısını
yükseltir, başarısını tehdit eder. Anne-baba
olarak görevinizin, çocuğunuza iyi bir eğitim
vermek kadar, ona hayatı sevdirmek ve yaşam
sevinci aşılamak olduğunu göz ardı etmeyin.
SİZİN DEĞER VERDİKLERİNİZ NELERDİR?
Çocuğunuzun başarısı için
maddi-manevi fedakarlık yaptığınız ve gayret
gösterdiğiniz doğrudur. Bunun karşılığını
beklemeniz son derece doğaldır. Ancak
çocuğunuzun elinden geleni yaptığına inanın.
Eğer sonuç istediğiniz gibi olmazsa,
çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu
da kabullenin.
Siz sofrada kitap konuşan, güzel
sanatlardan söz eden, eğitim düzeyiniz ne
olursa olsun kendini yetiştirmeye çalışan ve
okuyan bir insansanız, büyük bir ihtimalle
çocuğunuzun başarısızlığı da geçicidir. Bu
defa olmasa da gelecek defa başarılı
olacaktır. Siz okumak için elinize gazeteden
başka bir şey almıyorsanız, çocuğunuz büyürken
bir kitapla ilgili tartışmaya tanık olmamışsa,
sofranızda sadece artan fiyatlar, alınan ve
satılanlar, kazanılan ve kazanılamayan paralar
konuşuluyorsa, o zaman o da “başarı”
konusunda sizi örnek almış demektir. Ancak,
siz kendinizi birinci grupta değerlendirebilir
ve buna rağmen çocuğunuzun başarısını yeterli
görmeyebilirsiniz. Bu ender rastlanan bir
durum değildir. Bu durum pek çok ailenin
başına gelmektedir. Çünkü bazı çocuklar hayat
başarısını “okumak” ve eğitimin dışında
görürler. Bunu da çocuğunuzun “seçimi”
olarak görmeniz yerinde olur. Bu noktada olgun
insanın tanımını hatırlamakta yarar vardır.
KİMSE KİMSEYE YAŞAMAYI ÖĞRETEMEZ!...
Anne ve babaların kabul etmeleri
gereken bir şey vardır: Kimse kimseye yaşamayı
öğretemez. Herkes hayatı kendi başına
yaşayarak öğrenir. Anne ve babalar kendi
gençliklerini düşünürlerse, kendi yaptıkları
hataların önemli bir bölümünün, büyükleri
tarafından daha önce uyarıldıkları konularda
olduğunu hatırlayacaklardır.
Yaşam, bize bütün kitapların
öğrettiklerinden daha çoğunu öğretir. Çünkü
yaşam bize karşı direnir. İnsan ancak
engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça
kendini tanıyabilir. Genç insan, hata yaparak
ve kendi gücünün sınırlarını tanır. Bu anlamda
her hata, gelişme yolunda bir adımdır. Bunun
için iki şart vardır: Birincisi hatlardan ders
alarak ileriye doğru bir adım atılması ve aynı
hatanın tekrarlanmaması, ikincisi bütün hayatı
içine alacak ve hayatın akışını olumsuz yönde
etkileyecek hatalar yapılmaması. Bu tür
hatalara örnek olarak uyuşturucu kullanımı,
erken yaşta hamilelik verilebilir. Bütün anne
ve babalar bu iki şartı göz önünde
bulundurarak çocuklara ve gençlere kendi
hatalarını yapma, sonuçlarını yaşama ve hayatı
öğrenme şansı verilmesi gerektiğini içlerine
sindirmelidirler. Bunun için anne ve babalar
adına da cesaret ve sabır gereklidir.
MOTİVASYON FAKTÖRLERİ
Motivasyon yönlendirici bir
güçtür. Eğer çocuğunuzu ders çalışmaya motive
etmek istiyorsanız, onları güdüleyen şeyler
hakkında bir şeyler bilmeniz ve onların
gereksinimlerini tatmin etmeniz gerekir. Peki
bu çocuklar neye gereksinim duyarlar? Fark
edilmemek, özellikle de tüm zorlukların
üstesinden gelip çabalarının başarıyla
sonuçlandığını gören; ama çevresindekiler
tarafından bu başarının fark edilmediği
durumlar, kişiler için acı vericidir.
Çocuklarımızın yaptığı olumlu
davranışları ve başarılarını fark etmeli ve bu
davranışları ödüllendirerek onları teşvik
etmeliyiz. Sürtüşmelerin çoğu sürekli
ilgisizlikten doğar. Bunun sonuçları da sıkı
çalışmaya karşı isteksizlik ve düşük verimdir.
Öte yandan, eğer çocuğunuzla ilgilenirseniz,
size bunu, yüksek verim olarak geri
ödeyecektir. Bir insanın özgüvenini yıkmak pek
uzun sürmez; ama bunu düzeltmek, özgüvenini
tekrar kazandırmak oldukça uzun bir zaman
alır.
AİLENİN MUTLULUĞU ÇOCUĞA PSİKOLOJİK GÜVEN
VERİR
Çocukların yanında tartışılmamalıdır.
Anlaşmazlıklar olursa onlardan uzakta çözmeye
çalışmalıdır. Çatlak topraklarda susuz kalmış
ağacın yemişi ne ise, geçimsiz ailenin çocuğu
da odur. Çocuklarımız, kardeşiyle ya da
aileden biriyle anlaşmazlığa düşebilir,
tartışmaya girebilir, kavga edebilir. Bu
durumlarda taraf (ya da hakem) olunmamalıdır.
Konu iki kişi arasında sonuçlanmalıdır.
Aileden biri çocuğa sert davranırken diğeri
yumuşak davranmaya yeltenirse çocuğun kişiliği
dengeli gelişemez. Çift yönlü davranış çocuğu
yalancılığa ve ikiyüzlülüğe iter. Kendine
güvenini azaltır ve başarısını düşürür.
ARKADAŞLIK – İSTENMEYEN ARKADAŞLAR
Çocuklarımızın; okuldan ya da çevreden
edindiği kız ve erkek arkadaşlarına saygı
göstermeliyiz. Değilse bizlerden gizli olarak,
dilemediğimiz kimselerle ve dilemediğimiz
yerlerde, hoş göremeyeceğimiz arkadaşlık
biçimleri geliştirirler. Her anne-baba,
çocuğunu arkadaşlarıyla birlikte kabul etmeye
hazır olmalıdır. Çocukların yeni yeni
arkadaşlar edinmesine olanak verilmelidir.
Çocukları için mutlu ve sevimli arkadaşlık
ortamları yaratmalıdırlar. Kız-erkek
arkadaşlıklarında çocuklarına güvenmeli ve
onları gizli arkadaşlığa itmemelidirler.
Çocuğun yeni arkadaşlar edinmesi, ona yeni
ufuklar açar. “Harman yel ile savrulur,
çocuk arkadaş ile kavrulur.” diye bir söz
vardır. Arkadaşı olmayan çocuk, çiğ kalır,
olgunlaşamaz.
ETKİLİ AİLE İLETİŞİMİ
Değerli anne ve babalar,
Her zaman bilinen bir söz vardır:
“Eğitim ailede başlar.” Gerçekten de
çocuğa aile içinde gereken becerileri
kazandırmaya çalışıyoruz. Ama ne kadarını ve
nasıl. Zaten önemli olan da “nasıl”
sorusunun cevabı. Her aile başarılı çocuklar
yetiştirmek ister. Bunun için çocuklarına
mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya
çalışırlar. Onları iyi okullarda okutmak
ister, bunun için de aile, varını yoğunu
ortaya koyar. Ancak yadsınan bir konu vardır
ki o da, çocuğun nasıl bir kişilik
geliştireceğidir.
Aslında hayatta her şey başarı
değildir. Önemli olan çocuğun içinde bulunduğu
dönemi nasıl atlattığı, nasıl bir kimlik
oluşturduğudur. Çocuk aileyi yansıtır. Aile
içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun
kişiliğini şekillendirir. Yani aile, iletişim
becerilerini kullanmazsa çocuk da iletişim
becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem
ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma
içine girer. O halde çocuğa nasıl eğitim
vermeli, çocukta sağlıklı bir kişiliği nasıl
oluşturmalıdır? Elbette ki her anne baba
çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek ister.
Çocuğuna iyi niyetle yaklaşmaya çalışır. Ama
burada ailenin vereceği iyi bir eğitim,
çocuğuyla kurduğu sağlıklı iletişim
becerilerini kullanmasına bağlıdır. Bu
sağlıklı iletişimi çocukla kurabilmek için
önce onu tanımak ve onun temel
gereksinimlerine saygı duymak gerekir.
AİLENİN TEMEL GEREKSİNİMLERİ
1. Değerli olma duygusu:
Aile içindeki etkileşim çocukları ya “Ben değerliyim.” ya da
“Değersizim.” duygusuna götürür. Bu
gereksinim aile içinde yerine getirilmezse,
çocuk her türlü davranışla bu duyguyu elde
etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek
çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle
sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli
görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak
yorumlanır. “Ben değerliyim.” duygusunu
aile içinde elde eden birey kendisini
kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya
gerek duymaz.
2. Güven ortamı: Aile
içindeki bireylerin güvende olduğu, dışarıdaki
tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği
duygusu, bu gereksinimin temel nedenidir. Eğer
çocuk, ev içinde kendisini güven içinde
bulunmuyorsa, çocuk ailenin dışında bir yere
yönelir. Aile ile olan bağlarını koparır.
3. Yakınlık ve dayanışma
duygusu: Aile içinde temel güven ve
dayanışma varsa aile dışında bireyin
karşılaştığı stres yaratan olumsuz olaylar
yıkıcı etkisini pek göstermez. Güven
duygusunun baskın olduğu aile, dış dünyanın
yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılardan kendini
kurtarır. Bu tür aile içinde olan kimseler
kendilerine olduğu gibi çevrelerine de
güvenirler. Eğer aile içinde güven ve
dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun
stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler
kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla
çevresiyle yakın ilişkiler kuramazlar.
4. Sorumluluk duygusu: Aile
sistemi içindeki anne ve babalar davranış ve
sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade
ederler. Aile içinde sadece anne baba değil,
herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette
ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk
yüklenmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine
alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve
babalar kendi yaşamını biçimlendirmekten aciz,
sürekli başkalarının yönetiminde olmaya alışık
bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar
sonucunda yetişmiş bireyler, yaşamlarında yer
alan olaylardan sürekli başkalarını sorumlu
tutarlar. Gelişimsel dönemi göz önüne alınarak
çocuğun odasını toparlaması, ev işlerine
yardım etmesi gibi konularda sorumluluk alması
sağlanabilir. Bunu yaparken kız ve erkek
işleri kesin çizgilerle ayrılmamalıdır.
5. Zorluklarla mücadele ederek
onların üstesinden gelmeyi öğrenme:
Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun
gelişimi ile ilgili anlatılanlar, zorluklarla
mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde
bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde
bulundurularak çocuk, kendi sorunları ile baş
başa bırakılmalıdır. Bu durum onların
sorunları ile mücadele ederek, uğraşmasına
olanak vermek, kendisine güvenli, sorun çözme
becerileri gelişmiş bireyler olarak
yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her
zorluğa yardım eden ana-babaların çocukları,
sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine
güvensiz olur. Böyle kişiler yeteneklerini
keşfedemezler.
6. Mutluluk ve kendini
gerçekleştirme ortamı: Aile ortamı bir
sorumluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan
gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı
getirir.Evde değerli olduğu duygusunu tadan
birey, mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum
alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur.
7. Sağlıklı manevi yaşamın
temellerini oluşturma ortamı: Katı din
kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli
yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu
yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini
zenginleştirmek iç ve dış dünyasını araştırıp
keşfetmek yerine körü körüne itaati, kendi
düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir.
Sağlıklı manevi yaşam, ailenin çocuğuna
verebileceği en önemli unsurdur. Sağlıklı bir
manevi temeli olan insanlar kendisi ile
barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli
saygılı bireyler olarak yetişirler.
AİLE İÇİ İLETİŞİM
Etkili iletişimin temelinde
bireyin kendini tanıması, kendi değerlerinin
ve tutumlarının farkında olması ve kendine
duyduğu güven yatar. İyi bir iletişimci,
ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler,
beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak
değerlendirir.
İLETİŞİM ENGELLERİ
1. Emir vermek, yönlendirmek:
Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi,
diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu
hisseder.
2. Uyarmak, gözdağı vermek:
Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye
benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın
karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin
isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir.
Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır.
3. Ahlak dersi vermek: Bu
tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların
gücü kişiye karşı kullanılır. “Yapmalısın,
etmelisin.” mesajlarını iletir ve bireyi
karşı koymaya zorlar.
4. Öğüt vermek ve çözüm
önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını
kendi kendine çözme yeteneğinin olmadığına
inanıldığını gösterir.
5. Öğretme, nutuk çekme,
mantıklı düşünceler önerme: Bu durum, aile
içinde o anda herhangi bir sorun yokken
çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak,
sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha
fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı
düşünceler önerme, çocuğun mantıksız ve
bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir.
6. Yargılamak, eleştirmek,
suçlamak, aynı düşüncede olmak: Bu
iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha
fazla olumsuz etki eder. Bu değerlendirmeler
çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar
hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler
çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine
neden olur.
7. Övmek, aynı düşüncede olmak,
olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel
inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği
hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan
değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık
yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın
kendilerini yönlendirme ve kendi isteğini
yaptırma girişimi için kurnazlık olarak
yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki
ben daha çok mu çalışacağım?”gibi
düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında
yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü
sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye
gereksinim duymaya başlar.
8. Ad takmak, alay etmek:
Çocuğun benlik duygusunu olumsuz etkiler.
9. Yorumlamak, analiz etmek,
tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını,
kendi duygularını ifade etmesini engeller.
10. Güven vermek, desteklemek,
avutmak, duygularını paylaşmak: Anne
babalar çocuklarının duygularını tam olarak
anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir
durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma
eğilimine gidilir. “Üzülme, yarın her şey
düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin.”gibi
mesajların verilmesi, çocuğa önemsenmediği
hissini verir.
11. Soru sormak, sınamak,
sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine
kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku
oluşturur.
12. Sözünden dönmek, oyalamak,
alay etmek, şakacı davranmak, konuyu
saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk
anne babasının onunla ilgilenmediğini,
duygularına saygı göstermediğini; belki de onu
dışladığını, dikkate almadığını düşünür.
Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok
ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek
onları incitebilir ve itilmişlik, kenara
atılmışlık duygusunu verir.
ANNE-BABALAR 12 İLETİŞİM ENGELİNİ KULLANIRSA
NE OLUR?
1. “Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna
izin vermem.” EMİR VERME, YÖNLENDİRME
2. “Okulu bırakırsan benden para mara
bekleme.” UYARMA, GÖZDAĞI VERME
3. “Okumak herkese nasip olmayan
ödüllendirici bir deneyimdir.” AHLAK DERSİ
VERME
4. “Ödevini yapmak için neden bir
program yapmıyorsun?” ÖĞÜT VERME, ÇÖZÜM
GETİRME
5. “Üniversite mezunu, lise mezunundan
yüzde elli fazla kazanır.” NUTUK ÇEKME,
ÖĞRETME
6. “Uzak görüşlü değilsin.
Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış.”
YARGILAMA, ELEŞTİRME, SUÇLAMA
7. “Her zaman gelecek için umut veren
iyi bir öğrenci oldun.” ÖVME
8. “Hippi gibi konuşuyorsun.” AD
TAKMA, ALAY ETME
9. “Çaba göstermediğin için okuldan
hoşlanmıyorsun.” YORUMLAMA, ANALİZ ETME
10. “Duygularını anlıyorum; ama son
sınıfta daha iyi olacak.” GÜVEN VERME,
DUYGULARINI PAYLAŞAMA
11. “Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl
geçineceksin?” SINAMA, SORU SORMA,
SORGULAMA
12. “Yemekte sorun istemiyorum.”
KONUYU SAPTIRMA
On iki iletişim engeli
kullanılırsa şu olumsuz sonuçları getirebilir.
Bu engeller çocuklar üzerinde
aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma
tehlikesi taşır:
`
Savunmaya geçirir, kavgacı
yapar, karşı saldırıya yöneltir.
`
Yetersiz olduklarını hissettirir.
`
Kızdırır, küstürür.
`
Oldukları gibi kabul edilmedikleri
duygusu uyandırır.
`
Sorunlarını çözmede
kendilerine güvenilmediğini hissettirir.
`
Anlaşılmadıklarını hissettirir.
`
Duygularının yersiz olduğunu
hissettirir.
`
Kızdırır, yılgınlığa uğratır.
`
Sorgulanıyor duygusu yaratır.
`
Anne ve babasının kendisiyle
ilgilenmediği duygusu uyandırır.
Peki ne yapmak gerekmektedir?
İleriki bölümde ayrıntılı olarak açıklanan
“Etkin Dinleme Yöntemi”ni kullanmak
ilişkilerimiz de oldukça yararlıdır.
AİLE KURALLARI
Her aile, gerek açık gerekse kapalı olarak
kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede
kurallar gizli değil, açık olarak
belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler
birbirlerini iyi tanırlar, duygular karşılıklı
olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur.
Mutlaka zaman zaman her evde küçük de olsa
çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir
evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani
sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur.
Çatışma, uzun süreli ilişki içinde olan
kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar.
Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek
değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin
birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağını
bilmektir. Aralarında çıkan çatışmayı
birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini
gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.
SAĞLIKLI BİR AİLEDE SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN
KULLANILAN YÖNTEMLER
_
Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan
ortaya konulmalıdır. (Bu tutuma kendine
güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu
tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem
de başkalarına saygı gösterirler.).
_
Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve
eski birikimler işin içine sokulmamalıdır.
_
Kesinlikle öğüt verme yoluna gidilmemeli,
davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak
ele alınmalıdır.
_
Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu
ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler.
_
Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu
gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne
beklediğine ya da mükemmel olması gerektiğine
dair ifadeler aranmamalıdır.
_
Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan
ayrıntılar birbirinden ayırt edilmelidir.
Örneğin siz çocuğunuza “İki saat geciktin.”
dediğinizde, çocuğunuz size: “Hayır bir
saat kırk beş dakika geciktim.”
dememelidir.
_
Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır.
_
Belirli bir zaman dilimi içinde ancak bir
çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma
konuları çatışmaya katılmamalıdır.
Örneğin: “Hem geç kalıyorsun hem de bana
yardım etmiyorsun.”
Diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak
gerekir.
Birinin haklı çıkması yerine, her
iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme
yönelmek gerekir. “Ben haklıyım, sen yanlış
hareket ediyorsun.” Tarzında davranmamak
gerekir. Diyalog, onların konuşması, bizim
yanıt vermemizdir. Veya yanıt vermeyip bir
gülümsemeyle; ama bildiğini ifade eden bir
gülümsemeyle başımızı sallayarak sorunlarını
tam olarak anladığımızı ve karşılıklı
konuştuğumuz takdirde sorunu çözebileceğimizi
anlamamalarını sağlamamızdır. Çünkü, birisiyle
konuşmak, yani diyalog, güven oluşturur ve
güven de bizim her şeyden çok gereksinimimiz
olan şeydir.
SAĞLIKSIZ AİLEDE GİZLİ KURALLAR
Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır.
Gizlidir ya da açığa çıkmamıştır. Bu kuralları
kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede
geçerli olan kurallar şunlardır:
1. Denetleme: Çocuk duygu
ve düşüncelerini ifade ederken hep korku
içindedir. Ya da duygularını ifade edemez,
bastırır.
2. Mükemmeliyetçilik:
Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin
mükemmel olması beklenir. Her şey
göstermeliktir, başkasının beğenmesi için
yapılır.
3. Suçlama: Suçlama
olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir
sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin
denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan
her şeyin mükemmel olmasının zorunluluğunu
ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve
utanç duyguları yaratır.
4. Beş temel özgürlüğün inkârı:
Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak
geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce,
davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir.
“İçinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi
kurala uyarak, başkalarının senden beklediği
biçimde algıla, duygulan, düşün, davran, arzu
et ve amaç edin.” Bu durum kişinin, kendi
gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece
kişi, tamamen dışa bağımlı, kendi iç
dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar.
Böyle bir kişinin mutlu olması da söz konusu
olmaz.
5. Konuşmanın yasak olması:
Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların
duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak
verilmez. Bu durum çocuklarda değersizlik
duygularına neden olur.
6. Küskünlük ve kırgınlıkların
sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve
küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin
birbirlerini anlamalarını ve sorunlarını
çözmelerini engeller.
7. Kimseye güvenmeme:
sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez.
Aslında güven var gibi görünse de temelde
güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen
kişi, kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği
için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine
inanır. “Yardım etmek isteyenlerin mutlaka
art düşüncesi vardır, çıkarı vardır.” diye
düşünür.
DİNLEME BECERİLERİ
a. Edilgin Dinleme (Sessizlik)
Karşısındakinin konuşmasına olanak
tanıma, edilgin dinleme kişiye:
P Duygularını duymak istiyorum.
P Duygularını kabul ediyorum.
P benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum
P Bu senin sorunun, sorumlu sensin.
Kabul ettiğini gösteren
tepkiler:
|